Matbaa’nın Tarihi
Mar 13
MATBAA Baskı makinesi olarak bilinen “matbaa” Arapça asıllı bir kelimedir. Basımevi, basım yeri, baskı aleti gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Allah’ü Teala insan olan Hz Adem’e peygamberlik vermesinden sonra emir ve yasaklarını bildirmek için kitap gönderdi. sonraları insanları pek çok ilimle şereflendirdi ve bununla ilgili pek çok kitap okunup yazıldı. Bu kitaplar ilk zamanlarda elle yazıldıysa da zamanla daha çok kimsenin faydalanabilmesi için çoğaltma yolları araştırıldı. İşte bu aşamada matbaa kavramı ortaya çıkıyor.
Gutenberg matbaayı icat eden adam olarak bilinir. Halbuki matbaayı ilk kullananlar Çinlilerdir hatta araştırmalara göre; Çinlilerden sonra doğu Türkistan’da kullanılmış daha sonra islamiyeti yaymak gayretiyle Semerkand ve diğer Orta Asya şehirlerine giden Müslüman Arap tüccarlar kağıt ve baskı tekniğini görerek memleketlerinde uygulamaya başlamışlardır. Kuzey Afrika’dan İspanyaya geçen ve devlet kuran Endülüs Emevileri de matbaa ve baskı tekniğini de kullanmışlardır.İşte; Ticaret ve ilim öğrenmek için Endülüs’e giden Avrupalılar da matbaayı bu sayede tanıyor.
Matbaayı keşfeden olarak bilinen Gutenberg ise bu bilinen baskı tekniğini geliştirmiş ve yeni bir sistem getirmiştir. Gutenberg hakkında çok fazla bilgi yok. Mainz de doğdu, mesleği ise kuyumculuk, mücevher-tıraşlıktır. Strazburg’a gidiyor ve bir basımevine ortak oluyor. Ayrıca ayna fabrikasında çalıştığı bazı kaynaklarda yer alır. Bu dönemdeki kitaplar her sayfa için ayrı ayrı elle oyularak yapılan tahta bloklar kullanılarak basılırdı ve ağaç kalıplara oyulan bu sayfalar işi bitince atılır ve yeni sayfa için tekrar aynı işlemlerin yapılması gerekirdi bu da basım işlerinin çok yavaş ve aşırı emek isteyen bir uğraş haline getiriyordu. İhtiyaçların gerekleridir buluşlar, gelişmeler.Bunun bir sonucu olarak Gutenberg de ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başlıyor. Bunun için düşük ısılarda eriyebilen alaşım bulmak gerekiyordu ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin ve mürekkep de o şekilde olmalıydı ki metalden kalıba kolayca basılabilsin. Gutenberg’in aklına üzüm ezmekle kullanılan presi matbaacılıkta uygulama fikri geliyor. Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeye sahip değildir. kuyumcu ve avukat olan Johann Fust’la tanışıyor ve bu sorunu halletmede onu ikna ediyor ama herşey yolunda gitmiyor ve ilk kitapları basar basmaz araları açılıyor, fust mahkeme açarak davayı kazanıyor. Gutenberg’in elindeki tüm aletleri alıp damadıyla matbaayı işletmeye devam ediyor. Mustafa Armağan Zaman Gazetesindeki 28/05/2002 tarihli yazısında şu soruyu soruyor;
” matbaayı gerçekte kuran kişi kim? “Gutenberg mi; yoksa Fust mu?
Devamında ise cevap verici nitelikte şunları yazmış
“Fust diyenler, -sermayedarın bu işe aklı yatmasaydı Gutenberg büyük buluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi? Sorusunu soruyorlar haklı olarak. Gutenberg cephesi ise Fust ‘u paragöz olmakla suçluyor ve adını Goethe’nin eserinin kötü kahramanı olan Faust’a çevirerek söylüyorlar. İşin aslına bakılırsa sonraki matbaacılık serüvenlerine bakıldığında Fust’un daha başarılı olduğu ortada. Damadıyla birlikte bastığı “mezmurlar” (1457), basımcının ve yayımcının, basım tarihi ve yerinin yazılı olduğu ilk kitap olarak sunulmuştur piyasaya. Üstelik Gutenberg, Fust un sağladığı imkanlarla bastığı Latince İncil’den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul’un fethinin ardından bastığı ve Avrupa’yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran “Türk takvimi” (1454), bazı Endülijans mektupları (hani şu Hristiyanlar’a cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybedip sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.”"
Matbaanın bize aşina diğer ismi de İbrahim Müteferrika… bilindiği gibi kendisi Osmanlı devletinde ilk matbaayı kuran kişidir. Kısaca kendisinden bahsetmek gerekirse; Macar asıllıdır. Protestanlık üzerine eğitim görmek isterken Osmanlılara esir düşüyor ve daha sonra İslamiyet’i tanıyıp kabul ediyor.
Müteferrika; haberleşme konusunda devlete hizmet etmiştir. Öğrencilik yıllarında öğrendiği basımcılığı Osmanlı devletinde başlatmak amacıyla girişimlerde bulunuyor.O sırada yeniliklere açık olan sadrazam damat İbrahim paşa ile araları iyi olduğu için basımevi kurulmasına izin veriliyor hatta şeyhülislamdan fetvası bile alınıyor fakat bastığı kitaplarla beklediği ilgiyi göremiyor ve ölümüyle birlikte basımevi kapatılıyor. Matbaa geliştirilmiş ve Osmanlıda da kullanılmaya başlanmıştır ama bu büyük gecikmenin nedenleri de merak edilmektedir… düşünün…. biz matbaayla Avrupa’dan 270 yıl sonra tanıştık. Genelde bunun sebepleri arasında hattatların karşı koyması zikredilir…sebebi ise hattatlık ekmek yedikleri bir zanaattir … dolayısıyla bu zanaatın yok olması tedirginliğini yaşıyorlar. Birde devletin ve din adamlarının da engellemiş olmaları da denilegelmiştir. Mustafa Armağan ise yine Zaman Gazetesindeki aynı yazısında bu gecikmenin nedenlerini ne din ne de devlet adamları tarafından engellenmediğini; bunun çok daha karmaşık ve mündemiç sebeplere bağlı olduğunu belirtiyor.Bugün Türkiye’deki okuma yazma oranındaki düşüklüğün bunun en açıklayıcı göstergesi olduğuna dikkat çekiyor.Bununla ilgili bir başka yazısında ise Armağan şunları ifade etmiş:
“Matbaanın ülkemize geç gelmesine din adamlarının veya sayıları 90 bini bulan hattatların sebep olduğu tekrarlanır durulur. Oysa o yıllarda nüfusunun 650 bin olduğunu bildiğimiz İstanbul’da yalnız hattatlıkla geçinen 90 bin kişinin (aileleriyle birlikte düşünürsek 450 bin kişinin) varlığı imkânsız. İstanbul’da sadece hattatlar mı yaşıyordu? Matbaanın geç gelmiş olmasının sebebi, bizim toplumun okumaya karşı merakının olmayışıdır. Nitekim ilk matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika, sadece 17 kitap basabilmiş ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı. Öldükten sonra da terekesinden basıp da satamadığı yüzlerce cilt kitap çıkmış olması bunu gösteriyor. Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok”
Matbaa bulunduğu yüzyılda bugünkü bir internetin bulunuşu kadar önem arzetmekte…öyleki;
‘Üç kişi sadece üç ay süreyle çalışarak bir kitabı üçyüz adet basmayı başardı.Eğer kalemle yada kaz tüyü kullanarak yazmış olsalardı, bu başarıyı sağlamaya bu üç kişinin toplam ömürleri yetmezdi’
Matbaanın gelişi ile hattatlık ise bir sanat olarak yerini almıştır.